kendi kendime oyunlar oynarım
Siz belki algıda seçicilik dersiniz, ben mucize diye adlandırıyorum. Örneğin, kulağımda Madonna Vogue’u söylerken, İstanbul Fashion Week billboard reklamında kocaman Vogue yazısına denk gelmek gibi… Düşünsenize, evrenin başlangıcından beri sayısız olasılık bir araya gelip bu anı yaşatıyor bana. Dünya benim etrafımda dönüyor ;) Kendi kendime gülümserken beni görürseniz, muhtemelen böyle mucizelerden birini farketmişimdir…
~o~
İnsanların konuşmalarının arasındaki gizli vecizeleri bulmaya çalışırım. Bugün konuşma arasında duyduğum, özellikle vecize gibi söylenmemiş iki cümleyi yazacağım…
“Kaslar nankördür çünkü”
“Dış gözünüzü kapattığınızda iç gözünüzü açarsınız.”
~o~
Beyin jimlastiği (hop bir ki üç dört) oyunlarını oynarken, gerçekten bir cpu’muşcasına beynimin o anda çalıştığını hayal ederek oynayıp hissetmeye çalışıyorum. Daha eğlenceli ve zevkli oluyor, siz de deneyin.
~o~
Genellikle belediye otobüslerinde müzik dinlerken, önce otobüsteki herkese bir rol biçip, özellikle de dinlediğim hareketli bir şarkıysa, gözlerimi kapatıp, diskoya dönmüş otobüsün içinde herkesin eğlendiği bir parti hayal ederim. Renkli ışıklar, kahkahalar ve dans eden otobüs sakinleri!
~o~
Birçok enstrumanın ya da birçok melodinin bir arada olduğu şarkılarda, her bir enstrüman ya da melodiyi ayrı ayrı dinlemeye ve kafamda bunları o anda birleştirmeye çalışırım. Bu aynı, bir yemeği ağzına attıktan sonra içeriğindeki her şeyin tadını ayrı ayrı keşfetmeye çalışmak ve sonra birleştirmek gibi. Önce parçalayıp, sonra bütünü görmek yeniden. Yap-boz. Bazen, öyle güzel detaylar yakalanıyor ki, Quincy Jones gibi gözlerim doluyor ister istemez!
~o~
Sizin de var mı böyle oyunlarınız? Varsa yazın bence, birlikte oynamış oluruz belki de?

Müzik, Rakı ve Yağmur
Çılgıncasına yağmur yağıyor, gece zifiri karanlık. Tek ışığınız sahnenin pırıltıları,
Elinizde rakı kadehleriniz, İstanbul boğazının kenarında, sevdiklerinizle berabersiniz.
Sahnede, Gripin ve bambaşka bir genre’den Emel Sayın birlikte şunu söylüyorlar:
zaten ıslağım boğazın ortasında
yaşlarım gizleniyor damlalarında
durma, yağmur durma
cilalanıyor ruhum istanbul sağnağında
damlalar karışmış elmacıklarıma
durma, yağmur durma…
sorma, sorma doldur boğaziçini
sen doldur ben içerim efkarımla kana kana
durma, durma doldur boğaziçini
sen doldur ben içerim yalanlara kana kana
Dünyanın hiçbir hazinesini bu an ile değişmezdim. Ne kadar NE KADAR şanslıyım ki, bir şarkıyı kendine has yer ve ambiyansında tüm ruhumla, yağmur damlaları yüzüme vururken kahkahalarla dinledim. Her bir hece her bir nota kanıma karıştı içtiğim yeni rakı ile birlikte…
İşte o an müziğin mucizesiydi.
Ben o mucizeyi tüm hücrelerimde yaşadım. Şu anda dünyanın belki de en mutlu insanı olabilirim.
Başlığına sonunda karar vereceğim yazı.
Kimilerine göre edepsiz, kimilerine göre kavgacı, kimilerine göre sevimli, zeki, güzel, çirkin, aptalım. Kendime göre ne olduğumu da yeni yeni keşfetmeye başladım. Bu keşif geç ya da ağır değil. Olması gerektiği zaman olması gerektiği gibi başladı.
Her durumda önce duygularımla hareket edişim, bana zarar veriyor sanıyordum önceleri. Evet veriyor da, ama yarar ve getirilerinin yanında tolore edebilirim diye düşündüm her zaman. Sonra da sanki göz yummamışım gibi zararlara üzüldüm karalar bağladım. Hatalarım için kendimi suçladım. O anlarda gözümün önüne çekilen kapkara perde, olmadık dipsiz kuyulara sürükledi beni. Kendi cehennemimi yaratıp, ateşlerimi yaktım. Yaktığım ateşlerde kendimi kavurdum.
Oysaki olan biteni tolore etmek ve yok saymak benim seçimimdi yine de. Şu anda yapmam gereken, o tolore ettiğim zararı minimum seviyeye indirgemek. Yaşadığım her üzüntü verici meselede, Tanrı’nın saçlarımı şevkatle okşadığını hissediyorum. Minik bir tebessüm belki de? Hani, sandalyeye tırmanmaya çalışıp tökezleyen çocuğuna müdahale etmeyen ebeveynin yüzündeki tebessüm gibi.
Biz insanoğlu genelde gücü, istediklerimizin olması ya da “şeylerin” istediğimiz gibi gerçekleşmesi olarak mı anlarız? Asıl güç, istemediklerimiz gerçekleştiğinde onlarla barışıp devam edebilmek.
Ayrıca, ben o sandalyeye elbet tırmanacağım.
İnsanlar mutlu olduğunda değil, mutsuz olduklarında dans etmeli.
Başlık da bu olsun.
Minibüs koltuğu, AKP ve CHP
Bu fotoğrafı dün akşam Sarıyer – Beşiktaş minibüsünde çektim. Döşemesi yırtılmış bir minibüs koltuğunun arka tarafında, “İnadına CHP, Ölümüne Kemalizm” yazıyor.
Normalde, biz böyle durumlarda orada “TEK YOL DEVRİM, TKP, DHKP-C, DEV-SOL” vs. görmeye alışkın bir toplumuz. Burada CHP yazmasının bir pozitif bir de bize göre negatif bir manası olduğunu düşünmekteyim.
Pozitif yanı, CHP duruşu ve halklar arası barış vaadleri ile Sol’a (olması gerektiği gibi) iyice yakınlaşmış, sosyal devlet vaadini de gerçeklemeye halkı inandırmış olabilir. Bizim eski elit CHP bu defa halkına inmiş olabilir mi?
Negatif yanı, bu ülkede CHP ve Kemalizm kelimeleri, ne zaman bu tip eylemlere konu olabilecek hale geldi? Yasaklar, kısıtlamalar, tuhaf söylemler ile zaten iyiden iyiye inanc satılarak kurulmuş bir hükümetin 9 yıldır iktidarda olması, halkın “var olan düzene karşı durması” gibi yorumlanabilir belki de. Ya da gerçekten bir İran ya da Suudi Arabistan olmaktan mı korkuyoruz? AKP’nin şu anki “ama sizi koruyoruz biz” tavrı bizim gibi az isyan eden bir ülkeyi bile çileden çıkarır mı?
CHP’nin, bu defa Cumhuriyet’in “devşirme aydınlarının” elinden sıyrılıp gerçekten adına yaraşır şekilde halkın partisi olması gerçekleşiyor mu yoksa…
Bir şeyler oluşuyor. Dananın kuyruğu 12 Haziran’da gerçekten kopacak bu defa. Ya da, minik imparatorluk yine kılığına sokacak bir şeyleri ve bu “ses” bir minibüs koltuğu arkasında, döşemenin yenilenmesi, yamalanması ile gizlenivericek…
Sorularım var bu yazıda, lütfen siz de düşüncelerinizi sorularınızı cevaplarınızı yazın. Merak ediyorum çünkü cevapları, soruları…
Son birkaç günde ne öğrendim?
- Kendini entel, açık görüşlü vs. sanan kişilerin dahi, saç kesimimden aydın cumhuriyet kadını etiketini şırrrak diye bana yapıştırabileceğini,
- Pedobear’ı elimde sansür yürüyüşünde tuttum diye pedofili etiketi yiyeceğimi,
- Ceket giydiğim zaman teyze olduğumu,
- İnsanların eline espri yapıyorum diye kendini teslim ettiğin anda, egolarının bir numaralı vibratörü olacağımı,
- Ağzımı kapatıp bir de zafer işareti yaparsam neredeyse bütün gazetelerde bir poz fotoğrafımın yayınlanacağını,
- Bir zaman sonra, ağzımın burnumun saçımın fotoğrafımın, ne dediğimden daha öne çıkıyor olacağını,
- Bu ülkede insanların ümitlerinin,hayallerinin, ideallerinin nasıl kırılıp “ellerine verildiğini”,
- Bu yazıya bile çemkirecek bir milyor insan bulabileceğimi (ah msk, haters gonna hate demiştin de trollface basmıştım)
Bir nusubet bin nasihattan iyiymiş. Hakikaten bilmiyordum ben bunları. Ama şimdi öğrendim. Geç olsunmuş da güç olmasınmış.
Nefes almaya gidiyorum, bulursam size de alırım.













